Bernard Penot

Çeviri : Onur Saltuk Dönmez

Psikanalitik yöntem başlangıcından beri insan öznelliğinin eğreti konumunu, yapının bir unsuru olarak ortaya koymayı sürdürdü. Bunun ötesinde, pek çok filozof gibi, varoluşsal gerçeklik ekseninde, Descartes ile birlikte Freud da bunu merkezdışı ve üstelik ruhsal aygıtın bilinçdışı boyutlarıyla olan bağları kopmuş bir konuma yerleştirdi.
Ama Freud, her şeyden önce her insanın öznel serüveninin gerçek bir fetih olduğunun altını çizer. Dil edinimi, iç düşlemsel senaryoların yapılanması, aşkın gerçekleşmesi doğa tarafından bahşedilmemişlerdir, ancak dünyaya gelişe eşlik eden halihazırda-özne’lerin her birine özgü öyküye bağlıdırlar.
İnsan öznelliğinin böylesi belirsiz statüsünün, Freud’un gerçekleştirebildiği kavramsallaştırmadaki dalgalanmalarla sürüklenmiş olması sürpriz değildir. Öncü [nitelikteki] eserlerinin pek çoğunu birbirinden yeterince farklı bakış açılarıyla tasarlanmıştır. Örnek olarak bir yıl sonrasında Freud’un dürtü kavramını tamamen yaşamın ilk yıllarındaki özneleşme temelinde ortaya koyduğu Narsizme Giriş (1914) Narsizme Giriş (1914) ile Dürtüler ve Yazgıları (1915) arasındaki fark ele alınabilir.

  • Narsizme giriş çalışmasında, Freud’un gerçekten de yalnızca bireysel organizmaya özgü dinamik üzerine odaklanmış bir bakış açısına tutunmuş olduğu görülür. Bu bakışla, bireyin yaşamın başında yeterlilik ve tümgüçlülük belirttiği için « narsisik » olarak adlandırılan öznel bir birincil konumda olduğunu ve bundan itibaren de birey olarak kastedilenin dışsal nesne ve kişilerle salt ikincil olarak kuşatılmış olduğunu ileri sürer.
  • Ama aynı Freud, bir yıl sonra dürtü kavramını geliştirmeye girişir ve bakış açısında çarpıcı bir değişim görülür : baştan beri kesin sonuca götüren bir rolü oynadığı varsayılan, ilk ebeveyn partnerdir. Dürtüler ve yazgılarında Freud’un, narsizmi anlamak için önceden benimsediği temelden yeterince farklı bir kavram olan insan öznenin doğuşunun psikanalitik bir kavramsallaştırılmasının taslağını bize sağladığını düşünüyorum .
    Dürtülerle ilgili bu başlangıç metninde, Freud’un özne terimini birçok kez dönüp ele almasının, öte yandan yalnızca iki istisna dışında yapıtlarının geri kalan hemen tümünde bunu kullanmaktan uzak durmasının psikanalitik hareket tarafından uzun bir zaman yanlış anlaşılması kuşkusuz bir rastlantı değildir… !
    Eğer Freud genel olarak özneyi zikretmekten uzak durmuşsa, bu kuşkusuz insanoğlunda hem bariz hem de merkezi olan konumunu belirtmek için bu terimi benimsenmiş felsefi anlamına güvenmesinden dolayıdır: metapsikolojiyi kuran Freudcu eylemin tahttan indirmek istediği bu kendi bilincinde öznedir.

Oysa Dürtüler ve Yazgıları’nda (1915) Freud sistematik ve yineleyen bir tarzda özne (subjekt) fikrine geri dönmeyi tercih etmiştir ve kendi bedenine geri-dönüş (oto erotik) ile dürtünün amacının tersine dönüşünü kombine ederek dürtüsel çalışmanın olağan yazgısı olarak kavradığı şeyi tanımlamaya çalıştığı an tam da burasıdır.
Freud bunu bakmak/kendine baktırmak ve almak/kendini aldırmak temelinde dürtü çiftleri biçiminde adlandırarak açıklamayı önerir. Bu nokta Freud’un önceden ortaya koyduğu gibi bir « nesne »den değil ancak bir « dış özne »den söz etmeye başladığı, edilgen kip (kendine baktırmak, kendini aldırmak) üzerinden bir doyum aramanın tersine çevrilmesini tanımladığı yerdir. Adlandırdığı şekliyle bu « yeni özne »yi, küçük çocuğun kendini bir çeşit öznel askıda bulduğu tepeden bir bakışın ya da kucağa alınmasının etkeni olarak kişinin kendisinin dışına koymuştur.

Zıt dürtü çiftlerinin temel oyunu
1- Freud bunu sado-mazoşizm olarak (basit dürtüsellikten söz etmeyi tercih etmediğinden henüz sapkınlıkların psikopatolojik terminolojisini kullanmaktan kaçınarak) tasarladığı bir ilk antagonist dürtü çifti üzerinden açıklamayı önerir.
Memedeki bebeğin ilk devimsel [motor] eylemini kastetmektedir : kucağında bulunduğu kişiye saldırarak ve özneleşme derecesine göre yine de masum ölçütlerde « sadist » olarak kavradığı bu eylem minimaldir. Freud acı vermenin, küçüğün ilk devindirici eylemi olarak görünen şey olmadığını saptar. Diğer yandan bebeğin bu devimsel eylemi daha sonra oto-erotik nitelikte bir eylemde kendi bedenini nesne olarak alacaktır.
Freud sonra edilgen kipte doyum arayacak olan aynı dürtü etkisinin olduğu bir üçüncü dönem tasarlayacaktır. « Bir kez daha, diyor, kaynak olarak dürtüsel amaçta yer alan değişikliğin sonucu olarak özne rolünü üstlenmek zorunda olan yabancı biri aranır » (vurgu bana aittir)
Bu özne teriminin ilk belirmesidir, ki bundan kişinin kendi isteğini doyurmasına (Freud’un «mazoşist» terimini önerdiği) eş olan kucaklanma (« sadist » olduğunu düşünür) dürtüsel eyleminin yabancı ajanını tasarlamayı kastetmektedir. Öyleyse daha önce ona ait olan yere « yabancı özneyi » (terimin ikinci kullanımı) « düşlemde yerleştiren edilgen bir ben »den bahsetmektedir. Oysa düşüncesinin bu noktasında Freud bu edilgen-mazoşist konumu ikincil olarak kavrar ki bu da ilk « sadist » itkinin geriye döndürülmesi-tersine çevrilmesi ile sonuçlanmıştır.
Ne var ki dürtü çalışmasının art arda gelen bu üç evresi (etkin, oto-erotik ve edilgen) ile Freud sonuçta bir ajan-öznenin olanaklı konumlarını dilbilimdeki üç çatı olan etkin kip, dönüşlü kip ve edilgen kip üzerinden birleştirir [çekimler].
2- Daha sonra okuyucusunu ikinci bir dürtü çiftine bakmaya davet eder : bu amacı « seyretmek ve kendini sergilemek » olanlardır de ve hemen ardından « sapkınlıklar dilinde gözetlemelecilik – göstermeciliktir » diye ekler.1
Dürtü çiftinin geriye döndürülmesi – tersine çevrilmesi biçimindeki « yazgı »yı yazarken, Freud üçüncü kez özne terimini kullandığı ve amacın edilgenleştirilmesinin olduğu bu üçüncü zamandadır hala.
« Burada da, der, önceki örnektekiyle aynı evreleri sayabiliriz : a/ yabancı bir nesneye yöneltilmiş bir etkinlik olarak seyretmek, b/ nesnenin terk edilişi ve gözetleme dürtüsünün bedenin bir parçasına geri dönüşü, aynı zamanda edilgenliğe dönüş ve yeni bir amacın belirlenmesi olarak : seyredilmek. ; c/ insanın onun tarafından seyredilmek için kendisini sergilediği yeni bir öznenin atanması. » (s.122) Özne teriminin bu üçüncü kullanımı kendi üstüne yabancı bir bakışın etkisini belirtmek ister.
Edilgenleşme ve Kadınsı Konum
Edilgen doyum arayışının2 net bir biçimde özneleşme sürecinden beslendiği görülür. Bununla birlikte edilgenlik terimi daha çok olumsuz-savunmacı bir duruş gösterir. Özellikle saldırgan bir değiş-tokuştan öznel olarak uzaklaşmak için, yansızlaştırılsın ve bulaşması savuşturulsun diye edilgen kılınır. Bu aynı zamanda hayvansı davranışın birçok kez ortaya çıktığı bir taktiktir. Edilgenliğin bu olumsuz değeri Klein’dan esinlenen yazarlarca önceden temelde ortaya konmuştur.

Ama Freud’un tanımladığı dürtüsel yaşamın işleyişindeki özneleşme sürecinde böyle bir edilgenlik diğer yandan da olumlu bir değer kazanır. Bu, edilgenlikten daha çok yabancı bir ajan tarafından edilgen bir doyumun etkin arayışındaki bireyin dürtüsel işleyişini tanımlamak için ortaya konan edilgenleşme teriminin kullanımını doğrulamaya yeter gözükmektedir.
Edilgenleşme, André Green’in başlığı Freud’un Dürtüler ve Yazgıları metni (1915) ile ilişkisini vurgulayan Tutkular ve yazgıları (1980) adlı çalışmasında ele alınmıştır. Edilgenleşme terimi, dürtüsel işleyişin Freud için temelde her zaman etkin (dürtü « bir etkinlik parçasıdır » der) ve yine amacı edilgen bir doyum elde etme (bakılmak ve kucaklanmak) olması üzerinden daha iyi açıklanır. Freud tarafından düzenli olarak kullanılan « [kendine birşey] yap-tırmak » ifadesi böyle bir doyum (edilgen) arayışının (etken) açıklanmasında en uygun yol gibi görünmektedir.
Bu edilgenleşme terimi her iki cinsteki kadınsı konum olarak ifade edileni de açıklar ve özneleşmede olduğu gibi bu sürecin de anahtar bileşeni olan « [kendine birşey] yap-tırmak » ‘ın kadınsılığını da anlamaya olanak sağlar.
Gerçek özneleşmede dürtüsel edilgenleşmenin başat rolüne dair düşünceyi geliştirebilmesi André Green’in (1980) büyük yeteneği sonucudur. Edilgenleşme ve özneleşme terimlerinin her ikisi de türetilmişlerdir ama her ikisi de birbirinde benzeştiklerinden daha çok ayrıldıkları oranda anlamlıdırlar. Bu edilgen doyum arayışındaki dürtüsel etkinliğin tasarlanmasına daha özgülce yönelen ikinci terimlerin görüldüğü, edilgenlik/edilgenleşme ve bağımlılık[sujétion]/özneleşme çiftlerini verir. Bu psikanalizin nesnesini daha iyi aydınlatmaya olanak sağlayan kavramsal bir ilerlemedir.
1/ Sonuçta Freud’çu anlamda, öznenin öncelikle içkin olarak dürtüsel dinamikten kaynaklandığını aksi taktirde bunun ancak kendi narsisik imgesinin hizmetinde (savunmacı) bir sahte kendilik ya da reaksiyon-formasyon ile cezalandırılacağı sonucunu çıkarır. Elbette ki organik ile ruhsal olanın sınırında beliren böyle bir dürtüsel özne, kendi-bilincinde-olan olarak tanımlanan felsefi öznenin geleneksel karakteristiklerinden ayrılır. Aynı zamanda psikanalitik olarak anlaşılan özne, Lacan’ın mirasının indirgenmesinde can sıkıcı şekilde ortaya konan « saf özne » ya da dilbilgisel özne gibi salt simgesel bir kayda indirgenemez.
Freud dürtüsel özneleşmeyi kurarken psikanaliste artık enerjik bedensiz bir öznenin anlaşılmasına izin vermemiştir.
2/ Aynı zamanda öznel kapasite gelişiminin dinamik moment anahtarı olarak amacın etkenden edilgene ters dönüşünü ortaya koymuştur. Öyle ki kadınsı bir konum tutma yeterliliği herkes için kaçınılmaz bir nitelik olarak ortaya çıkar. Erkek çocukta bu ne yazık ki « olumsuz » ödipal konumun niteliğine sahip olanın yani babadan bir doyumun aranması üzerinden gerçekleşir.
Oto/hetero ve etken/edilgenin dinamik çifte-birleşmesi, Freud için dürtüsel işleyişin bu üç kipini sağlayan geçici öncelik sorusunu sormasına neden olmuştur. Dürtüler ve Yazgılarında Freud öncelikle, « … etkin amaç edilgenden önce ortaya çıktığından, seyretmenin seyredilmekten önce geldiğinden kuvvetle şüphelenilebilir. » (s.122) prensibine tutunur.

Oysa, örneğin dokuz yıl sonra Mazoşizmin ekonomik sorununda (1924), bunun tersini destekleyen Freud’un memeden beslenen insanın prematüreliğinden dolayı birincil bir mazoşizm ile yüz yüze kaldığını öne sürdüğü düşüncesindeki gerçek tereddüdü aşağıda göreceğiz. Ayrıca birincil bir oto-erotizmi anlama noktasına geldiğini de gördük… Ne var ki Freud’un, oto-erotizmin ya da mazoşizmin ya da sadizimin önceliğini tam da ortaya koyduğu bu belirgin dalgalanmanın kendisi büyük bir değer arz eder.
Freud özneleşme sürecinde, bu dürtüsel geriye dönmüş-terse dönüş’ün merkezi rolünün varlığını ortaya koymuştur. Hangi konumlanmanın birincil olduğuna gelince, bu boşalan tek hazzın ötesinde öznel bir keyfin gelişiminde merkezi devindirici olarak kendini ortay koyan bir kipten ötekine geçişi sağlayan dinamiktir.
Bu aynı zamanda sapkın denebilecek dürtüsel işleyişin daha iyi saptanabilmesini de sağlar : yalnız etkin-sadist, veya edilgen-mazo ya da oto-erotik olan bir tekanlamlı doyum kipliği durumuna perçinlenmiş bulunur. Dolayısıyla gerçek erotizm, geriye dönüşlerin-terse dönüşlerin çeşitliliğinde özneleşme dinamiğini besler.

Dürtü Devresi
Jacques Lacan ellili yıllarda Freud’un sorularını yeniden ele almaya girişti. KısmiKısmiKısmiKısmiKısmi dürtü ve devresi dürtü ve devresidürtü ve devresidürtü ve devresi dürtü ve devresidürtü ve devresi dürtü ve devresi dürtü ve devresidürtü ve devresi üzerine 1964’teki seminer özellikle burada ortaya koyduklarımızı aydınlatmayı sağlar. Her dürtü çiftinin üzerinden daha çok tamamlanmış biçimde gerçekleşmeye uzandığı « gidiş dönüş »’ün bu dinamiğini bilebilmek için yukarıda sözünü ettiğimiz Freud’un metnini daha iyi açımlamak gerektiğinde ısrar eder.
Lacan’ın erojen bedenden, görülen « nesne » inin yanına iliştirmek için giden ve kendi bedenine geri dönen geriyeetkili [rétroactive rétroactiverétroactive rétroactiverétroactiverétroactiverétroactive ] bir eğri çizerek, bukleye benzer bir devre şeklinde dürtüsel gerçekleşmeyi temsil eden (biraz Christophe Colomb’un meşhur yumurtası gibi !) basit bir fikre sahiptir. Böylece burada Freud’un anladığı üç dürtüsel kip birbirini izler. Lacan, « ötekinin devreye girişi sayesinde (temsil edilebilir olarak) ortaya çıkan dürtü yapısı, salt tersine çevrilmiş biçiminde, geri dönmüş biçiminde gerçekte tamamlanır. » (pasifleşerek) diye saptar. Bu baktığında « özne tarafından görülen ötekinde gerçekleşendir » dediği teşhircilik olgusunda örneklendirilir.
Ama Lacan için açık hale gelen dürtüsel doyumun, keyif alınan nesneden gerçekten emin olmaya çabalamaktansa, bu yolculuğun tamamlanmasıyla elde edilecek düzeyden daha fazlasını dolambaçlılığın zenginliğinde bulunacak olmasıdır.3
Dürtü doyumun orada olmadığını nesnesini ele geçirerek öğrenir der Lacan, çünkü hiçbir gereksinim nesnesi dürtüyü doyuramaz. Gerçek dürtüsel arayış ilk partnerde olduğu gibi kayıp bir nesnenin arayışıdır.

Böylece özellikle oral dürtüden yola çıkarak « dürtü kaydı içinde açılan ağız, doyuran bir beslenme değildir »der. Bulimiklerin sürekli bize hatırlattığı şey : hiç bir besinin dürtüsel arayışa doyum sağlamadığıdır. Zira bu her zaman eksik olan-kayıp öteki’ni daha kesin olarak da oral eksik olan-kayıp ile Öteki arasındaki ilişkiyi hedefler. Kuşkusuz bulimik hastalarımız kökende, yıkım hissetmeksizin annenin gözlerindeki lezzette karşı dayanabilmenin eksikliğini durmadan doldurmaya çalışırlar. Kaldı ki annesel [maternelle] oralitenin nesnesi olan kişiye dönüşmek, eğretilememiş [dé-métaphorisé] ve besin gereksinimin tek kaynağından gelen azalmış oral doyumlarının kısa devresi üzerinden aşağılayıcı olarak yaşantılanan oral edilgenliğin savunmacı reddinine neden olur.
Anorektik ve bulimik hastalarımız, aşk deneyimlerinde net olarak görülebildiği gibi, edilgenleşmiş biçimi kapsayan oral dürtüselliğin işleyişi ile dolu olarak sonuçlanan devasa öznel kazancı elde etmeyi başaramazlar. Dürtüsel çıkmazları sadece, analistin kendisinin de yeterince edilgenleşmeyi kabul etmesini içeren bir ‘daha fazla geridönüşebilirlik kazancı’ deneyimi tedavide yaşanarak aşılabilir.

Aktarımsal yeniden ele geçirme.
Tedavi sürecinin edilgenleşme deneyimi üzerinden beslenmenin tasarlanabilmesinde yararı olur. Öznel kazanç, kendini işitmesine olanak vererek bir kendini işittirmenin, kendisi tarafından sınanma kapasitesi artışını sağlayarak bir kendini yorumlatmanın yineleyen deneyimi üzerinden kazanıldığı varsayılan şey değil midir ? Tüm bunlar id’in öznesine (Wo es war) daha iyi dönüşebilsin diyedir…
Her dürtünün, kendi devresi içinde, her defasında ötekinde yanıtlamak için bir şeyler arayacak olmasını anlamak gerçekten de özseldir der Lacan. « Ve özne, der, Ötekinin alanında beliren gösteren olarak, yani dürtüsel askıya [alınmasına] bir yanıtın imleyici elemanı olarak doğacaktır. » Psikanalitik hareket içindeki (ilk Mélanie Klein’nın ortaya koydukları arasındaki ) doğalcı kavramsallaştırmalara zıt bir ifade ile Lacan, başlangıcında dürtüsel hareketi, ötekine eklenmeden önce kendinde hiçbir özne içermediği biçiminde yani, « beyinsiz » diye adlandırdığı biçimde düşünmektedir.
Bu gerçekten de, yalnızca bebeklikte belirlenecek olan öznenin ilk ebeveyn Ötekine yanıtıdır. Vahşi çocukların gözlenmesi bunu uzun zaman önce ortaya koymuştur ! Dürtü eğrisinin yineleyen işleyişi içinde küçük, her defasında ebeveynden (ve bilhassa bilinçdışı yüküyle) geri dönen mesaj-sinyalde kendi duyumlarının niteliksel izini ele geçirecektir.
Bu başlangıçta hangi kesin etmenin, ebeveynin çocuğu ile göz göze faklı dürtüsel konumlara elverişli olabileceğinin ve değişim içinde haz ile yeterince kuşatılmaya kapasitesinin tahsis edilebileceğini belirleyebilir. Aşırı koruyucu ebeveyn davranışları (etkin ya da egemen anlamda örneğin) öznel açılımdaki çocuk için sürekli köstek olabilir ve erken anoreksi gibi dürtü blokajı biçiminde semptomlar üretebilir.

Libidinal bir devindirici [motor].
Dürtü devresinin bu dinamik modelini üç modalitenin eklemlenmesi ile oluşan enerjik salınımın olduğu bir devindirici çeşidi olarak kavramayı öneriyorum : etkin, otoerotik ve edilgen (üç zamanlı bir motor gibi bir şey…)
Bu termodinamik referans belki de Freud’un hoşuna giderdi? Dönen pistonun konumlarıyla ilgili eğretileme [metafor], Freud’un dürtü itişinin sabit karakterinde ısrar ettiği şaşırtıcı kavramını hesaba katmamıza her halükarda olanak sağlar. Statik kutuplar ya da yapısal konumlanma terimleriyle düşünmek ancak dürtü kısa-devresi, patolojik blokaj biçimlerini tasarımlamaya olanak verir.
Bu çılgına dönmüş hiperaktiflerin, gönüllü kürek mahkumlarının (Gérard Szwec, 1988), acı içinde ebeveynlerinin yaşamlarını onaranların ve tabii ki aksine, bildiğimiz çeşitli edilgen-mazoşist blokajların durumudur. Biri gibi diğerleri de (kompulsif hiperaktivite veya edilgenlikteki azalma), dürtü devrelerinin ilk ortaya çıkmaları sırasında olanaksızlaşmış bir tersinedönmenin tehdidini sürekli önlemek sayılabilecek ağrı-kesici durumları oluştururlar.
Bu gelişim biçimi içinde genişçe buklelenmiş, öteki (ve kendisi) için sırayla nesne olunan her başoyuncu (protagoniste) durumunu taşımak, tamamlanmış dürtüselliğin aksine daha özgüdür. Rosine Debray4, bir ebeveynin çocuk tarafından yapılanlara karşı kendini nesne (bir annenin başlaması için gerekli oral nesne) olarak bırakabilmeye yatkın olup olmamasının önemini özellikle hesaba katar. Ama bu analist için de geçerlidir bir yatkınlıktır!
Öznel kazanım bebeğin meşhur ilk doyum deneyiminde filizlenir. Bebeğin içgüdüsel talebi hoşnutsuzluk ya da doyum yüküyle birlikte ebeveyn çiftinin yanıtını çağırır ve bu da bebeğin beni [egosu] başkası olma durumunda konumlanmasından önce olan bir şeydir.
Yani ilk doyum deneyimi ebeveynin de doyumunu (örneğin annenin fobisinin aynı zamanda kesikli sinyallerindeki başat yabancılaştırıcı etkiden, psikotikleşmeye kadar) içerecek şekilde yalnızca karşılıklı olabilir.
Ama bu görüşlerin faydası, ‘ebeveyn Ötekisiyle’ alış verişinde bir şeyleri temsil edilebilir kılmak için bu ölçüde geriletici bir yeniden ele alma gereksinimi içindeki hastanın böylesi asimetrik, hatta ölçüsüz bir durumu olan aktarım ilişkisi içinde tutunma zorunluluğuna tedavilerde kendisinin de (tabii ki kelimesi kelimesine kendini orada sanmadan !) hazır olması gerektiğini her şeyden önce psikanaliste hatırlatmasındadır.

Özneleşmenin kökenlerinde kadınsı
Kız çocuk gibi erkekte de « [kendine bir şey yap]-tırmak » konumunun kullanılabilmesinde her birinin elverişliliği ile koşullanmış bu alıcı-edilgen konumun kesin rolünün yeterince ortaya çıkarıldığını umuyorum. Ancak 21.yüzyıl güncelliğinde açıkça görülmektedir ki, böyle bir kadınsı keşfe karşı sert bir direncin (çoğunlukla tabii ki eril, ancak yalnızca değil !) oluşması eksik olmamıştır. Katlanmanın reddindeki şiddet ve büyüklük, edilgenlik korkusunu insanoğlunun başat korkuluğu olarak ortaya koyan Freud’u haklı çıkarır gibi görünmektedir.
Özellikle dişi denen canlılara ayrılmış statüyü içeren böyle bir reddin sonuçları dünyada ağır olarak hissedilmektedir. Gezegenimizde keskin politik bozukluk olarak bugün kendini belli eden nerdeyse kör edici bir örnek var elimizde : islamcı olarak adlandırılanların uyguladıkları şiddet. Dinsel olana dönüş maskesi altında, kendini belli etmeye çalışan erktekelciliğin [totalitarizmin] yeni bir biçimidir bu. Söz konusu olan maalesef, özünde fetişist bir doğada olan inançlar üzerinden yerleşerek 20.yüzyıla hükmetmiş erktekelciler ile paylaşılan tamamen « modern » bir barbarlıktır. İslamcı terörü harekete geçiren hedeflerden biri de, kuşkusuz kültürü aktarmada başat etken olan kadının ve kadınsının rolünü çılgına dönmüş bir inkar ile ele alma zorunluluğudur.
Fethi Ben Slama İslam’ın varlığını bir kadının, peygamberin kendinden açıkça daha yaşlı ve zengin ilk eşi Hatice’nin kesin rolüne bağlı olduğunu bize hatırlatır. Biraz Diotime’in Sokrates’e yaptığına benzer şekilde, hallisinatuar yaşantılarının patolojik ve korktuğu gibi şeytanın işi olmadığına ama kutsal mesajcı Cebrail’in ortaya çıktığına Muhammed’i ikna eden odur 5.
Fakat Şölende Sokrates’in Diotime’ye olan övgülerinin tersine, peygamberin yerine hayatta kaldığı kadının yasına karşı katı bir inkarı söz konusudur. Hatice’nin ölümünden sonra Muhammed duruşunu değiştirmiş, onun için bundan böyle cinsel « nesne» statüsünün ötesine geçemeyecek olan birçok genç eş edinmiştir…
Aktarmanın özsel yönü olan kadınlığın reddi, eşcinsellikle yüz yüze kalan İslamcıların sahip oldukları tam anlamıyla fobik duruşta meydana çıkmaya kadar uzanır. Bununla birlikte Müslüman sözcüğünün bile boyun eğmeyi imlediği söylenir, ama itaatkarlık ve gerçek alıcılık kuşkusuz çok farklı iki şeydirler!…
Artan erktekelleştirici tümelciliğin parçası olarak gördüğümüz tehdit salt islamcı çevrelerden gelmemekte, ancak aynı zamanda örneğin ABD’deki (başkan Bush’un favorisi olan) Evangelist kilise tarafında da gözlenmektedir. Bu uygarlık sürecinin kritik bir eşiğinin semptomu olabilir. Aynı zamanda bu terörist semptomun yoğunluğu, insan öznelliğinin aktarıcısı özneye ait kesin ve başat rolü taşıyan ve tanıyan aşikâr nesne rolünü üstlenmekte olan kadını (ve anneyi) barındırmaktan vazgeçebilmeye muktedir olup olmadığının, insanlığın kendine sordurtmasının önündeki engeldir. Bununla birlikte bu gönüllülerin her birine bir anadil atfedilir…
21.yüzyıl psikanalizinin önündeki şans, insanlığı geçtiği bu dönüştürücü sınava yanıt sağlayan konumunu almak olabilir. Freud cesurca kendi payına, otuzlu yıllarda ağırlığını hissettiren korkunç tehditleri kavramsallaştırma yolları aramıştır. Ancak bugün daha iyi görülüyor ki psikanalistler yalnızca, bir insan öznenin ilk ortaya çıkışında anne etkeninin başat rolünü (tedavide analistin aktarımda ele almaya sıkça gereksinim duyduğu rolü) ele almakla ilgili özsel olan şeye aldırmayan gelişmelere katkıda bulunma kapasitelerinden şüphe duymalarına neden olan annesel nesne üzerine konuşmakla yetiniyorlar.

Analitik tedavi sürecinde aktarımını öznelleştirmek elbette, analizan için kendi kendisine dayanabilmesine, bunu üstüne almasına, aynı zamanda kendi tarafından belirlenmiş olanın tanınmasına ve öyküsünde bariz olarak onarılmış bazı anlamlı ilişkilere boyun eğmiş olmayı sonuçta yüklenmesine olanak sağlayacaktır.
Böylesi edilgenleştirici bir alıcılık, elbette analizan için olduğu kadar analist açısından daha fazla özneleşmenin ortaya çıkabilmesi için kaçınılmazdır.
Kaynaklar
DIDIER-WEILL A. 1998, Invocations, édit. Calmann-Levy, Paris.
FREUD S. 1914, « Pour introduire le narcissisme », in La vie sexuelle, P.U.F Paris, p. 98.
FREUD S. 1915-b, « Pulsions et destins de pulsions », in OEuvres complètes, P.U.F Paris, vol. XIII, p. 173.
FREUD S. 1924, « Le problème économique du masochisme », in OEuvres complètes, PUF. vol. XVII, p. 9.
GREEN A. 1980, « Passions et destins des passions », in Nouvelle Revue de Psychanalyse, n°21, repris dans La folie privée, édit. Gallimard, p.186.
LACAN J. 1964, Séminaire XI, Les quatre concepts fondamentaux de la psychanalyse, Seuil, Paris, p.159.
LAZNIK-PENOT M.C. 1993, « Pour une théorie lacanienne des pulsions », in Le Discours Psychanalytique, n°10, p.221.
PENOT B. 1999-b, « La passion du sujet, entre pulsionnalité et signifiance », in Rev. Fse. Psychanal. 1999 n°5 (Enjeux de la passivité), p.1489.
WINNICOTT D.W. Jeu et réalité, édit. Gallimard, 1975, p.102-3.